Bir bankanın güvenlik sistemi, binlerce müşterinin hesabını aynı anda bloke ediyor. Sistem, olağan dışı bir hareket tespit etmiş ve büyük bir dolandırıcılığı önlemeye çalışmıştır. Fakat ortada bir saldırı yoktur. Sistem yanılmıştır. İnsanlar paralarına erişemez, bazı işletmeler ödemelerini yapamaz ve birileri ciddi zarara uğrar.
Peki bu zararın sorumlusu kimdir?
Sistemi geliştiren mühendisler mi? Onu kullanan banka mı? Denetimi yetersiz bırakan yöneticiler mi? Yoksa bütün kararları otomatikleştirmeyi tercih eden kurum mu?
Dijital dünyada bir zarar ortaya çıktığında, sorumluluk herkesin arasında dağılıyorsa adalet kimi karşısına alacak?
Geleneksel adalet anlayışında genellikle bir eylem, bir fail ve bu eylemin sonuçları arasında bağlantı kurmaya çalışırız. Birisi bir karar verir, bir kuralı ihlal eder veya başkasına zarar verir. Ardından niyetini, davranışını ve sorumluluğunu değerlendiririz.
Fakat dijital sistemlerde bu zincir giderek karmaşıklaşıyor.
Bir yapay zekâ destekli sistemin kararını düşünelim. Sistemi bir şirket geliştirmiş, başka bir şirketin yazılımıyla birleştirmiş, üçüncü bir kurum kullanmaya başlamış ve kararlar otomatik olarak uygulanmış olsun. Bir insan haksızlığa uğradığında, her taraf sorunun başka bir aşamada ortaya çıktığını söyleyebilir.
Geliştirici, sistemin kendisine verilen verilerle çalıştığını belirtir. Kurum, teknolojinin önerisine güvendiğini söyler. Yönetici, kararın otomatik verildiğini savunur.
Sonuçta zarar gerçektir ama sorumluluğun adresi belirsizleşir.
Bu belirsizlik yalnızca teknik bir sorun değildir. Adaletin nasıl işleyeceğiyle ilgilidir. Çünkü bir sistemin nasıl karar verdiği anlaşılamıyorsa, haksızlığa uğrayan kişinin itiraz etmesi de zorlaşabilir. Kime başvuracağını, hangi kararın yanlış olduğunu ve hatanın nasıl düzeltileceğini bilmeyebilir.
Üstelik sistemin arkasında kötü niyetli bir insan bulunması da şart değildir. Herkes kendi görevini yerine getirmiş olsa bile, parçaların birleşimi kabul edilemez bir sonuç doğurabilir.
İşte burada alışılmış bir soru yetersiz kalmaya başlar: “Kim suçlu?”
Bunun yanında başka sorular da sormamız gerekir. Bu sistem hangi yetkiyle kullanıldı? Olası zararlar önceden değerlendirildi mi? Kararları denetleyecek bir insan var mıydı? Hata ortaya çıktığında müdahale edilebiliyor muydu? Ve en önemlisi, zarar gören kişi hakkını arayabilecek bir mekanizmaya sahip miydi?
Bu sorular, sorumluluğu ortadan kaldırmak yerine onu daha doğru biçimde dağıtmaya yardımcı olabilir. Her olayda sorumluluğun kimde olduğu aynı değildir; hukuki değerlendirme, olayın koşullarına ve geçerli kurallara göre yapılmalıdır. Bir sistemin otomatik çalışması, onu devreye sokan kurumların veya süreçleri yöneten insanların sorumluluğunu kendiliğinden yok etmez.
Belki de dijital çağda adaletin önündeki en büyük sınav, suçluyu bulmanın zorlaşması değil, karmaşık sistemlerin arkasına saklanmanın kolaylaşmasıdır.
Çünkü teknoloji kararları hızlandırabilir, süreçleri otomatikleştirebilir ve insan müdahalesini azaltabilir. Ama bütün bunlar, ortaya çıkan zararın sahipsiz kalmasını kabul edilebilir hâle getirmez.
Bir kararın arkasında onlarca insan, yüzlerce kod parçası ve otomatik işleyen bir sistem varsa, adalet yalnızca suçluyu bulmaya mı çalışmalı, yoksa kimsenin sorumluluktan kaçamadığı bir düzeni de kurmalı mı?

Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.