İçsel sansür, insanın başkalarına değil, kendine yalan söylemesiyle başlar. Bu yalanlar büyük değildir. Aksine son derece makuldür. “Bunu düşünmemem lazım”, “Bu his doğru değil”, “Böyle hissetmek ayıp”. Zihin, rahatsız edici düşünceleri bastırmaz; onları daha ortaya çıkmadan durdurur. Sansür burada devreye girer.
Bu mekanizma genellikle ahlakla, uyumla ve kabul görme ihtiyacıyla beslenir. İnsan bazı düşüncelerin kendisine yakışmadığını öğrenir. Kıskançlık, bencillik, öfke, pişmanlık gibi duygular tehlikeli kabul edilir. Zihin bu duyguların varlığını inkâr etmez ama ifade edilmesini yasaklar. Böylece düşünce, farkındalığa ulaşmadan boğulur.
İçsel sansürün en güçlü yanı görünmez olmasıdır. İnsan sansür uyguladığını fark etmez. Kendini olgun, dengeli, kontrollü zanneder. Oysa bu kontrol, özgürlükten değil, kaçınmadan beslenir. Zihin riskli alanlara girmemeyi öğrenmiştir. Çünkü bu alanlarda yüzleşme vardır, çatışma vardır, değişim ihtimali vardır.
Bu sansür özellikle kimlik inşasında etkilidir. İnsan kendini belli sıfatlarla tanımlar: mantıklı, adil, güçlü, iyi niyetli. Bu kimliğe uymayan düşünceler tehdit olarak algılanır. Tehdit olan düşünceyle tartışmak yerine, varlığı reddedilir. Zihin “ben böyle biri değilim” diyerek konuyu kapatır. Ama kapatılan şey kaybolmaz.
Sansürlenen düşünceler genellikle dolaylı yollardan ortaya çıkar. Pasif agresif davranışlar, anlamsız huzursuzluklar, sebepsiz soğukluklar bu bastırmanın ürünüdür. İnsan neye kızdığını bilmez ama gergindir. Ne istediğini bilmez ama memnun değildir. Çünkü gerçek düşünce ifade edilmemiştir.
İçsel sansür, kişinin kendisiyle kurduğu diyaloğu fakirleştirir. Zihin güvenli cümlelerle konuşur. Sert sorular sorulmaz. “Ya yanlış bir hayat yaşıyorsam?”, “Ya bu ilişkide kalmak istemiyorsam?”, “Ya aslında bu insanı sevmiyorsam?” gibi cümleler tehlikelidir. Bu sorular sorulursa, cevapların bedeli olabilir. Sansür, bedelden kaçınmanın yoludur.
Bu durum zamanla içsel bir bölünme yaratır. İnsan bir şey hisseder ama o hissi sahiplenmez. Düşünür ama o düşünceyi kendine ait saymaz. Zihinle duygu arasına mesafe girer. Bu mesafe arttıkça insan kendine yabancılaşır. Çünkü kendini tanımak, sadece hoş tarafları bilmek değildir.
İçsel sansür özellikle güçlü olma beklentisiyle büyür. Güçlü insanlar tereddüt etmez, pişman olmaz, zayıf hissetmez gibi bir algı vardır. Bu algı, insanı kendi kırılganlığından koparır. Kırılganlık bastırıldıkça, içsel sertlik artar. Sertlik bir süre koruyucu gibi hissettirir ama uzun vadede insanı yalnızlaştırır.
Bu sansür mekanizması ilişkileri de etkiler. İnsan karşısındakine değil, önce kendine dürüst olamaz. Bu da iletişimi yüzeysel kılar. Söylenen sözler doğru olabilir ama eksiktir. Çünkü asıl düşünce dile gelmemiştir. Bu eksiklik zamanla mesafe yaratır.
İçsel sansürün paradoksu şudur: İnsan kendini korumak için sansür uygular ama sonuçta kendini kaybeder. Çünkü bastırılan her düşünce, ifade edilmediği hâlde zihinde yer kaplamaya devam eder. Bu yük zamanla tükenmişlik yaratır.
Bu durumdan çıkış kolay değildir. Çünkü sansür alışkanlık hâline gelmiştir. İnsan neyi düşünmesine izin vermediğini bile bilmez. Ama farkındalık başladığında, süreç geri döndürülemez. Zihin bir kez dürüstlüğün alanına girdiğinde, eski sessizliğe razı olmaz.
İçsel sansür, insanın kendine çizdiği görünmez sınırdır. Bu sınır güvenlik sağlar ama hareket alanını daraltır. İnsan bu sınırın içinde düzgün, kabul edilebilir, uyumlu bir hayat yaşayabilir. Ama o hayatın ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğu sorusu hep askıda kalır.
Bazı düşünceler rahatsız edicidir. Bazı hisler kabul edilemez görünür. Ama sansürlenen her şey daha sonra başka bir yerden sızar. İnsan kendine dürüst olmadan huzurlu olamaz. Kontrol, sakinlik, denge ancak bu dürüstlükten sonra anlamlı hâle gelir. Aksi hâlde sadece sessiz bir gerilim olarak kalır.
Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.