İnsan kimi zaman başarısız olmaktan korktuğu için değil, başarılı olmaktan korktuğu için geri adım atar.
Bir fırsat çıkar. Tam işler yoluna girecekken erteleme eğilimi başlar. Önemli bir karar yaklaşınca bahaneler çoğalır. Bir ilişki iyi giderken gereksiz bir kavga çıkar. Bir hedefe ulaşmak için aylarca çalışılır, fakat son düzlükte insan kendi ayağına takılıp düşer.
Dışarıdan bakıldığında bunların hepsi basit birer irade eksikliği gibi görünebilir.
Ama mesele çoğu zaman bundan daha karmaşıktır.
Çünkü insan zihni her zaman bizim bilinçli olarak istediğimiz şeyi gerçekleştirmeye çalışmaz. Bazen bizi başarısızlıktan koruduğunu düşündüğü için, tam da istediğimiz şeyin önüne geçer.
Psikolojide bunun farklı biçimleri öz-sabotaj ya da kendini baltalama davranışları olarak ele alınır. Ancak önemli bir ayrıntı vardır: İnsan çoğu zaman kendisine zarar verdiğini bilinç düzeyinde fark edemez.
Tam tersine, davranışın arkasında kısa vadede son derece anlaşılır bir psikolojik amaç olabilir.
İnsan neden kendi başarısının önüne geçer?
Başarı kulağa yalnızca olumlu bir şey gibi gelir.
Daha iyi bir iş, daha fazla para, daha sağlıklı bir ilişki, akademik başarı, tanınmak ya da uzun zamandır istenen bir hedefe ulaşmak…
Fakat başarı beraberinde başka şeyleri de getirir:
Sorumluluk. Beklenti. Görünürlük. Değişim.
İnsan başarısız olduğunda kendisine “Yapamadım” diyebilir.
Ama başarılı olduğunda başka bir soru ortaya çıkar:
“Şimdi bunu nasıl sürdüreceğim?”
İşte bazı insanlar için asıl tehdit burada başlar.
Başarı mevcut hayatın dengesini değiştirebilir. İnsan daha fazla sorumluluk almak, çevresinin beklentileriyle karşılaşmak veya alıştığı kimliğinden uzaklaşmak zorunda kalabilir.
Bu yüzden zihnin bazen garip bir hesabı vardır:
Başarısız olursam canım yanacak. Ama başarılı olursam hayatım değişecek.
Ve bazı insanlar için değişim, başarısızlıktan daha ürkütücüdür.
Erteleme sadece tembellik değildir
Kendini sabote etmenin en yaygın biçimlerinden biri ertelemedir.
Yapılması gereken iş bellidir. İnsan ne yapması gerektiğini de bilir. Hatta yapmadığı için suçluluk bile hisseder.
Yine de başlamaz.
Telefonu kontrol eder. Başka işler bulur. Araştırmaya devam eder. “Doğru zamanı” bekler.
Burada kritik nokta şudur:
Erteleme çoğu zaman zaman yönetimi probleminden çok duygu yönetimi problemidir.
Bir plan kaygı, yetersizlik hissi veya başarısızlık korkusu yaratıyorsa kişi o duygudan kısa süreliğine uzaklaşmak için planını erteler.
Erteleme böylece anlık bir rahatlama sağlar.
Fakat bedeli sonradan gelir.
İş birikir.
Kaygı artar.
Kişi kendisine kızar.
Ve sonunda “Ben zaten hiçbir şeyi zamanında yapamıyorum” düşüncesi güçlü bir biçimde ortaya çıkar.
Böylece davranış yalnızca bir işi geciktirmekle kalmaz; kişinin kendisi hakkındaki olumsuz inancını da içten içe beslemeye başlar.
“Mükemmel olmalı” düşüncesinin karanlık tarafı
Öz-sabotajın başka bir yüzü mükemmeliyetçiliktir.
Mükemmeliyetçilik çoğu zaman başarı arzusuyla karıştırılır.
Oysa ikisi aynı şey değildir.
Başarı odaklı insan, bir işi iyi yapmak ister.
Mükemmeliyetçi kişi ise bazen hata yapma ihtimalini ortadan kaldırmak ister.
Bu nedenle işe hiç başlamamak bile daha güvenli hale gelebilir.
Çünkü ortaya bir ürün koyarsanız eleştirilebilir.
Bir sınava girerseniz başarısız olabilirsiniz.
Bir kitap yazarsanız beğenilmeyebilir.
Bir ilişkiye gerçekten bağlanırsanız terk edilebilirsiniz.
Hiçbir şey yapmadığınızda ise başarısızlığın kesinliğiyle karşılaşmazsınız.
Bu yüzden “Henüz hazır değilim” cümlesi bazen gerçekten hazırlıksızlığı değil, değerlendirilme korkusunu gizleyebilir.
Kendini küçümsemek neden bazen güvenli hissettirir?
İnsanların kendileri hakkında oluşturdukları inançlar, davranışlarını ciddi biçimde etkileyebilir.
“Ben zaten başarılı biri değilim.”
“Benden bir şey olmaz.”
“Ben ilişkileri sürdüremem.”
“Ne kadar uğraşırsam uğraşayım sonunda kaybederim.”
Bu düşünceler yalnızca moral bozucu cümleler değildir. Kişinin beklentilerini ve davranışlarını biçimlendirebilir.
İnsan kendisi hakkında olumsuz bir sonuca zaten inanıyorsa, başarısızlık şaşırtıcı olmaktan çıkar.
Hatta tanıdık hale gelir.
Ve insan zihni için tanıdık olan her şey güvenli değildir ama öngörülebilirdir.
Bazı insanlar için bilinçaltındaki denklem kabaca şöyle çalışabilir:
“Kötü bir sonuç beklersem, kötü sonuç geldiğinde daha az şaşırırım.”
Bu, kişinin hayal kırıklığından korunma yöntemi haline gelebilir.
Sorun şu ki insan zamanla kendisini korumak için kurduğu savunmanın içinde yaşamaya başlayabilir.
Bazen insan başarısızlığı değil, kimliğini korur
Öz-sabotajı anlamanın en ilginç yollarından biri kimlik meselesidir.
Çünkü insan yalnızca hedeflerine değil, kendisi hakkında oluşturduğu hikâyeye de bağlıdır.
Bir kişi yıllardır kendisini “başarısız”, “şanssız”, “dağınık”, “ilişkilerde kötü” veya “yeterince zeki olmayan” biri olarak görüyorsa, bu kimlik değişmeye başladığında tuhaf bir psikolojik direnç ortaya çıkabilir.
Çünkü başarı yalnızca sonucu değiştirmez.
İnsanın kendisi hakkındaki hikâyesini de değiştirir.
Bir anda başarılı olmak şu soruyu doğurur:
“Peki ben artık kimim?”
Bu nedenle değişim, özellikle kişinin benlik algısına çok sıkı bağlanmışsa, beklenenden daha zor olabilir.
İnsan bazen acı veren bir kimliğe, belirsiz ama daha iyi bir kimlikten daha güçlü biçimde tutunabilir.
Çünkü eski kimliği tanıyordur.
Yeni olan ise bilinmezdir.
“Kendime güvenmiyorum” gerçekten güven meselesi mi?
Öz-sabotajın arkasında bazen düşük özsaygı bulunabilir. Ancak her kendine güven problemi aynı değildir.
Bazı insanlar aslında başarabileceklerine dair yeterli kanıta sahip oldukları halde harekete geçmekte zorlanır.
Burada mesele yetenekten çok sonuçla kurulan psikolojik ilişki olabilir.
Çünkü başarının ardından daha fazla beklenti geleceğini düşünen biri, bilinçli olarak başarısızlığı seçmese bile başarı ihtimalini azaltan davranışlara yönelebilir.
Örneğin sınava hazırlanmayı son ana bırakmak, önemli bir sunuma yeterince çalışmamak veya bir projeyi sürekli kusursuzlaştırmaya çalışarak teslim tarihini kaçırmak…
Sonuç başarısız olduğunda kişi kendisine şunu söyleyebilir:
“Aslında yapabilirdim. Yeterince uğraşmadım.”
Bu cümle garip biçimde koruyucudur.
Çünkü gerçek kapasitenin test edilmesini engeller.
İnsan böylece “Yeterince iyi değilim” sonucuyla yüzleşmek yerine “Yeterince çabalamadım” açıklamasına sığınabilir.
Psikolojide bu tür davranışlar, başarısızlığın benlik üzerindeki tehdidini azaltan stratejilerle ilişkilendirilebilir.
Her kötü karar öz-sabotaj değildir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
İnsan her hata yaptığında kendisini sabote etmiş olmaz.
Bazen gerçekten kötü karar veririz.
Bazen yeterince çalışmayız.
Bazen yanlış insanı seçeriz.
Bazen de yalnızca kötü şansla karşılaşırız.
Her şeyi psikolojik bir mekanizmayla açıklamaya çalışmak da başka bir yanılgıdır.
Öz-sabotajdan söz edebilmek için daha çok tekrarlayan bir örüntüye bakmak gerekir.
Kişi aynı tür fırsatların önünde tekrar tekrar geri çekiliyor mu?
Tam başarıya yaklaşırken sürekli aynı davranışı mı yapıyor?
Kendi hedeflerine ulaşmasını zorlaştıran kararları sistematik biçimde mi alıyor?
Ve en önemlisi:
Bu davranış kısa vadede kişiyi rahatlatıyor ama uzun vadede ona zarar mı veriyor?
Eğer cevap evetse, ortada yalnızca “disiplinsizlik” olmayabilir.
Peki bu döngü kırılabilir mi?
Evet. Ama bunun yolu kendine daha fazla kızmak değildir.
Çünkü kendini suçlamak çoğu zaman döngüyü güçlendirir.
Daha yararlı olan, davranışın arkasındaki mekanizmayı fark etmektir.
Örneğin:
“İşi neden erteliyorum?” yerine,
“Bu işe başladığımda hangi duyguyla karşılaşmaktan kaçıyorum?”
sorusunu sormak daha açıklayıcı olabilir.
“Ben neden böyleyim?” yerine,
“Bu davranış bana kısa vadede ne kazandırıyor?”
diye düşünmek de aynı şekilde önemlidir.
Çünkü öz-sabotaj çoğu zaman anlamsız değildir.
Bir işlevi vardır.
Kaygıyı azaltır.
Eleştiriden korur.
Başarısızlığı açıklanabilir hale getirir.
Reddedilme ihtimalini azaltır.
Ya da kişinin yıllardır taşıdığı benlik algısını korur.
Fakat bir davranışın geçmişte işe yaramış olması, bugün de işe yaradığı anlamına gelmez.
En tehlikeli sabotaj görünmeyendir
İnsan kendi ayağına sıktığını fark ettiğinde değişme şansı vardır.
Asıl sorun, bunu karakterinin bir parçası zannetmeye başladığında ortaya çıkar.
“Ben tembelim.”
“Ben zaten böyleyim.”
“Ben başladığım hiçbir şeyi bitiremiyorum.”
“Ben ilişkilerde hep yanlış seçim yapıyorum.”
Bu cümleler davranışı kimliğe dönüştürür.
Oysa insanın yaptığı bir şey ile insanın kim olduğu aynı şey değildir.
Belki de öz-sabotajın en tehlikeli tarafı budur:
İnsan bir süre sonra kendi savunma mekanizmalarını kişiliği zannetmeye başlar.
Ve böylece asıl engel dışarıdaki koşullar değil, kişinin kendisi hakkında yıllardır taşıdığı hikâye olur.
Başarının önündeki görünmez duvar bazen yetenek eksikliği değildir.
Bazen korkudur.
Bazen utançtır.
Bazen kontrolü kaybetme endişesidir.
Bazen de başarının insanı değiştireceği düşüncesidir.
Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken soru her zaman
“Neden başarılı olamıyorum?”
değildir.
Daha rahatsız edici olan soru şudur:
“Başarılı olmam halinde yüzleşmek zorunda kalacağım şey ne?”
Çünkü bazen insan başarısızlıktan kaçmaz.
Kendi hayatının değişme ihtimalinden kaçar.

Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.