azen bir insanla ilk kez karşılaşırız ve daha birkaç dakika geçmeden onun hakkında bir fikir ediniriz.
“Bu kişide bir tuhaflık var.”
“Bundan pek hoşlanmadım.”
“Bana güven vermedi.”
Üstelik ortada bunu açıklayacak belirgin bir davranış da olmayabilir.
Kişi bize kötü bir şey yapmamıştır. Hatta doğru düzgün konuşmamış bile olabilir.
Peki zihnimiz nasıl olur da bu kadar kısa sürede biri hakkında olumlu ya da olumsuz bir yargıya varabilir?
Çünkü insan zihni, karşılaştığı kişileri ve durumları hızlı biçimde anlamlandırmaya çalışır. Bu hız çoğu zaman işe yarar. Ancak bazen bizi gerçeğe değil, kendi varsayımlarımıza götürür.
İlk İzlenim Neden Bu Kadar Güçlüdür?
Yeni biriyle karşılaştığımızda zihnimiz yalnızca söylediklerine bakmaz.
Ses tonu, yüz ifadesi, beden dili, konuşma biçimi ve davranışlarının bize tanıdık gelip gelmediği gibi birçok ayrıntıyı aynı anda değerlendirir.
Bunların büyük bölümü bilinçli olarak fark edilmeyebilir.
Bir insanın konuşma tarzı bize geçmişte tanıdığımız birini hatırlatabilir. Yüzündeki bir ifade daha önce olumsuz bir deneyim yaşadığımız bir kişiyi çağrıştırabilir.
Sonuçta karşımızdaki insan hakkında henüz yeterli bilgiye sahip olmadan bir duygu oluşabilir.
Ve çoğu zaman bu duyguyu gerçekliğin kendisi sanabiliriz.
Zihin Boşlukları Tahminlerle Doldurur
İnsan beyni eksik bilgiden hoşlanmaz.
Bir kişi hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığımızda zihnimiz boşlukları doldurmaya başlar.
Sessiz birini soğuk,
kendinden emin birini kibirli,
çekingen birini ilgisiz,
çok konuşan birini samimiyetsiz olarak yorumlayabiliriz.
Oysa aynı davranışların bambaşka açıklamaları olabilir.
Sessiz insan yalnızca çekingen olabilir.
Kendinden emin görünen kişi heyecanını gizliyor olabilir.
Çok konuşan kişi ise yalnızca iletişim kurmaya çalışıyor olabilir.
Sorun, zihnin hızlı bir açıklama üretmesi değil; ürettiği açıklamayı daha sonra sorgulamadan doğru kabul etmesidir.
Önyargılar Her Zaman Bilinçli Değildir
Önyargı denince çoğu insan bilinçli olarak oluşturulmuş sert düşünceleri akla getirir.
Oysa zihnimizdeki bazı önyargılar çok daha küçük ve görünmez olabilir.
Bize benzeyen insanları daha kolay anlayabilir, bize benzemeyen davranışları daha hızlı yadırgayabiliriz.
Bir kişinin konuşma biçimi, giyim tarzı, sosyal tavrı veya hayata bakışı bize yabancı geldiğinde onu olduğundan daha olumsuz değerlendirebiliriz.
Üstelik zihnimiz ilk izlenimini doğrulayan ayrıntıları daha fazla fark etmeye başlayabilir.
Başlangıçta “Bu kişi kibirli” diye düşündüysek, onun kendinden emin bir cümlesini kolayca hatırlarız.
Ama başkalarına yardım ettiği bir anı görmezden gelebiliriz.
Böylece ilk yargımız giderek daha doğruymuş gibi görünür.
Peki İçgüdülerimize Güvenmeli miyiz?
İçgüdüler tamamen değersiz değildir.
Bazen insan gerçekten de küçük davranışlardan önemli ipuçları yakalayabilir. Fakat birinden hoşlanmamak ile o kişinin gerçekten kötü biri olduğunu düşünmek aynı şey değildir.
Bu ayrım oldukça önemlidir.
“Bu insanı sevmedim” kişisel bir duygudur.
“Bu insan güvenilmez” ise bir iddiadır.
İkincisi için daha fazla kanıta ihtiyaç vardır.
Bu nedenle bir insan hakkında oluşan ilk duyguyu hemen reddetmek de, ona kesin bir gerçeklik gibi sarılmak da doğru değildir.
Belki en sağlıklı yaklaşım şudur:
İlk izlenimi bir hüküm değil, bir hipotez olarak görmek.
Çünkü insanları birkaç saniyede sınıflandırmak zihnimiz için kolay olabilir.
Ama bir insanı gerçekten tanımak zaman ister.
Ve bazen hiç hoşlanmadığımız biri hakkında yanıldığımızı, bazen de ilk izlenimimizin doğru çıktığını fark ederiz.
Aradaki farkı yaratan şey çoğu zaman ilk his değil, o histen sonra ne yaptığımızdır.

Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.