İnsan yaşlanır, zaman gülümser -çünkü biri geçip gider, diğeri kalır.
Çarşaf gibi dümdüz ovada başlıyor yarış. Dar geçitlerden, uçurum kenarlarından ve dağların zirvelerine uzanan bir kovalamaca…
İki çocuk koşuyor. Biri hızlanarak öne geçiyor. Özgür; ve kendinden emin, diğeri hemen arkasında nefes nefese, bazen öndekini yakalamak için elini uzatıyor ama yetişemiyor. Öndeki çocuk kayıp gidiyor, kısacık bir an arkadan uzanan el omuzuna değecek gibi oluyor, sonra rüzgar gibi sıyrılıyor elin altından. Kovalamaca devam ediyor; her adım bir çağı temsil ederken her nefes bir çağrışım.
Arkadaki çocuk soruyor: ” Burası neresi?” Öndeki gülümseyerek yanıtlıyor: “Taş devri… kovalamaca devam ediyor. Başka bir yere ulaşıyorlar. Arkadaki çocuk yine soruyor: ” Burası neresi?” Öndeki gülümsüyor. “Ortaçağ… Yeni çağ…” Her geçtikleri yer farklı bir zaman dilimi, başka bir yaşam, farklı bir bilgelik ve farklı bir oyun. Kovalamaca sadece fiziksel değil doğaüstü bir yarış. Her adımın yankısı, insanın ve zamanın doğasını anlatıyor.
Günler, aylar, yıllar geçiyor. Arkadaki çocuk büyüyor; boyu uzuyor, omuzları genişliyor, yüzüne çizgiler yerleşiyor. Ama öndeki çocuk hep aynı kalıyor. Bir an için bile yaşlanmıyor. Hep genç kalıyor: taze, canlı, hayat dolu, elini uzatsan dokunulabilecek kadar yakın ama asla yakalanmayan bir varlık.
Arkadaki çocuk düşünmeye başlıyor: ” Neden hiç bir çağda, hiç bir zamanda, onu yakalayamıyorum? Neden hep bir adım önde?”
Öndeki çocuk duruyor, zirvede duraklıyor, rüzgarın saçlarını savurduğu bir dağın tepesinde. Arkadaki çocuk, artık çocuk değil. O bir yetişkin, hatta yaşlı bir adam olmuş, tepeyi nefes nefese tırmanıyor. ” Seni yakalayacağım.” diyor öndeki çocuğa, sesi hem kararlı hem de çok yorgun. Öndeki çocuk yine gülümsüyor. ” Beni yakalayamazsın. Çünkü sen insansın, ben ise zaman. Ben hep genç ve şimdi kalacağım. Sen ise geçip gideceksin dünyadan. Bana sadece eşlik edebilirsin”
Bu sözler, yaşlı adamın zihninde yankılanıyor. Kalbinde bir titreme.. O an alıyor ki, kovalamaca yanlış bir anlayıştan ibaretmiş. Yarış değil, eşlik. O beyhude yere bir ömür zamanı yakalamak için kovalamış. Oysa zaman, yakalanabilecek bir varlık değil, yaşanacak bir hakikatmiş. İnsan, zamanı geçme yarışında her seferinde kendi sınırlılığına çarpıyor. Zaman ise durmaksızın akıyor, değişmeden, genç ve sonsuz.
Her çağ, her deneyim her adım farklı bir sınav. Zaman, her seferinde bilgelikle insana sınırlarını hatırlatıyor. Taş devrinde taşları birbirine vurur gibi geçiyor zaman; Ortaçağ’da şatoların gölgesinde dans eder; Yeni çağda teknolojinin hızında kaybolur; 21. yüzyılda ise dijital ekranlarda kendini gösterir. Ama öndeki çocuk her çağda aynıdır. Değişmeyen bir ritim, aynı gülümseme, aynı özgürlük.
Yaşlı adam duruyor, nefes alıyor, elleri yorgun ama gözleri net. Soruyor:” Seni neden yakalayamadım?” Öndeki çocuk, ellerini açıyor: ” Çünkü sen insansın. Sen bana yetişmeye çalıştın, beni yakalayacağını sandın. Ama ben hep zamanım, sen ise bana eşlik edebilecek bir yolcuydun. İnsan, zamanı takip edemez; zamanı yaşayabilir”
İşte o an yaşlı adam anlıyor. Kovalamaca boyunca hissettiği; tüm öfke, tüm hırs, tüm yorgunluk gereksizmiş. Adam hep zamanla oynadığını zannetmiş. Ama hakikatde zamanın kendisi bir oyunmuş. İnsanın yetilerini, sabrını, sınırlarını sınayan bir oyun. Ve her deneyim, her çağ, her nefes nesiller boyunca aktarılacak bir öğreti.
Öndeki çocuk, dönüp ihtiyar adama gülümsüyor. Hemen ardından gözden kayboluyor, rüzgarla karışıyor, dağın zirvesinden ovaya yayılan o yaramaz çocuk sesi duyuluyor. ” Ben hep buradayım. Sen ise her defasında beni yeniden keşfedeceksin”
Yaşlı adam bir an duruyor, tüm hayatını gözden geçiriyor. Kovalamaca bitmemiş ve esasen hiç bitmeyecek. Ama şimdi farklı bir yerden bakıyor; hırsı sönmüş, hayranlık ve anlayışla bakıyor.
Zamanın çocuk oluşu, insanın yaşlanması, kovalamacanın sonsuzluğu… Tüm bunlar yalnızca metafor değil; insanın hayat boyunca deneyimlediği tüm sınavların ve farkındalıkların alegorisi. Her an, her nefes, her adım bir öğrenme. Ve insan zamanı yakalayamayacağını kabul ettiğinde, aslında ona en yakın olan, zamanı anlamlandıran varlık haline gelir.
Çocuk ve zaman arasındaki bu kovalamaca, insanın kendi varoluşunu ve sınırlarını anlaması için bir aynadır. İnsan, zamanı kontrol edemez, durduramaz, geri çeviremez. Ama zamanı gözlemleyebilir, deneyimleyebilir ve onunla uyum içinde yaşayabilir. İşte kovalamacanın gerçek kazananı, bunu idrak eden insandır.
Yaşlı adam da artık bunu biliyor. Geriye dönüp bakıyor ve fark ediyor: Hayatı boyunca yakalamaya çalıştığı çocuk, aslında hep yanında, her anında, her nefesinde var olan zamanmış. O, insana rehberlik eden, sabrı öğreten, deneyimi şekillendiren bir dost. İnsan ise zamanı anlamaya çalışırken kendini keşfeden bir yolcu.
Kovalamaca devam ediyor; dağların zirvelerinden ovalara, şehirlerden boşluklara, çağlardan çağlara… Ama artık yarış değil; birlikte yürüyen iki varlık: insan ve zaman. Biri yaşlanıyor, diğeri hep genç kalıyor. Ve her adım, her nefes, her an yeni bir farkındalık yaratıyor.
Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.
1 Yorum
Zamana hep hükmetmek istiyoruz beraber yol alabileceğimiz düşünsekte yarı yolda yine biz fikir değiştirip öne geçmeyi düşünüyoruz sanırım bilgeliği olanlar öncülerin farkındalığı bu